aysel's profileAYSEL HZMTPhotosBlogListsMore Tools Help

AYSEL HZMT

DÖK İÇİNİ HEP ONA DÖKEBİLDİĞİN KADAR BİRGÜN BU KAPKARA ÇÖLE GELECEKTİR BAHAR ŞİMDİLİK BİRAZ BUĞLU GÖRÜNSEDE EFKAR NEV BAHAR DİYOR DÖRT BİR YANDA DUYGULAR

aysel koç

Occupation
No list items have been added yet.

Custom HTML

No content has been added yet.

Custom HTML

No content has been added yet.

Custom HTML

NAME OF MUSIC LIST NAME OF SONG NAME OF ARTIST

Custom HTML

No content has been added yet.
by 

Merlin French

Loading...
No list items have been added yet.

There are no entries in this blog.



ziyaret ettiginiz için tşk ellerinize sağlık
Please wait...
Sorry, the comment you entered is too long. Please shorten it.
You didn't enter anything. Please try again.
Sorry, we can't add your comment right now. Please try again later.
To add a comment, you need permission from your parent. Ask for permission
Your parent has turned off comments.
Sorry, we can't delete your comment right now. Please try again later.
You've exceeded the maximum number of comments that can be left in one day. Please try again in 24 hours.
Your account has had the ability to leave comments disabled because our systems indicate that you may be spamming other users. If you believe that your account has been disabled in error please contact Windows Live support.
Complete the security check below to finish leaving your comment.
The characters you type in the security check must match the characters in the picture or audio.
ahmed akwrote:

BU NAĞMELER SENİNDİR





“Allâh'ım bu bahçeyi sonsuz baharının lütfu ile dâima yeşert yemyeşil,

ter ü   taze sakla!

 

Sakla da melekler oradan meyve devşirsinler, elmalıklarında gezinsinler.

Allâh'ım, şu aşk ırmağının suyu, senin ihsanın, bu ırmak her tarafa aksın, hiç bulanmasın.

 

Allâh'ım, bu duâya, sen de âmin de! Zaten duâ da senin duân, âmin de senin âminin.

Dünya çenginde, dünya kânununda teller var. Her telin feryadı, senin emrine göre, senin arzuna göredir.

 

Ben uyumuştum, beni sen uyandırdın. Ben senin çevgeninde bir top gibiyim.

Senin canının çekişleri olmasaydı; topraktan yaratılmış bu beden, nasıl aşık olabilirdi? Toprak nerede? Aşk nerede?

 

Kuru toprak mest oldu da nağmelere başladı. Bu nağmeler senindir, nağmeler senindir, senin!”

 

Hz. MEVLÂNÂ

 

lam ve dua ile kardeşim
13 July
ahmed akwrote:

Dertler renk renk, acılar çeşit çeşit… İçinden çıkılmaz çileler, solduran sancılar, inleten elemler, imbik imbik süzülen üzüntüler, üzerinden silindir gibi geçen gamlar… Yük ağır, yalnızlık daha ağır…

Yalnızlık ağırlığıyla yürümek yoruyor, keder kelimeleri kalbi kanatıyor… Kanatlar kırık, rüzgâr esmiyor, neşe yağmıyor… Umut bulutlar uzakta, eller boş, yürek sızı dolu… Çağlayan acılar ağlatıyor…

Yalın ayak koşturuyor; yetişemediği serap sevgilerin peşinde… Ayağı kanıyor, yüreği yanıyor… Yağmurlar nerdesin?

Buzdan canlar, camdan evlerde yaşıyor ruhunun üşümüşlüğünde… Toprak cana, canın toprağına sığınmak, sancılarını dindirmek diliyor; dil suskun, gönül suskun, gül solgun…

Sokaklar sıkıyor, caddeler cezp etmiyor, şehir neşe vermiyor… Dertlerin daralttığı, kederlerin kapattığı dar geçitler geçit vermiyor… Yüzü yırtık, yüreği yırtık, yürüyor yine de…

Kabuk bağlamış kederler, düğüm olmuş dertler, dönmeyen çare çarklar, açılmayı bekleyen kapılar, akmayı bekleyen bereket nehirler… Bekletip de gelmeyen vefa, yanından ayrılmayan cefa, “canım” diyen cansız sözler, canım; bu kafes dar mı geldi sana?

Dertlerden dertlere sığınmak, cefalardan cefalara bürünmek, çaresizliği çare diye içmek, kurumuş umutları dişlemek, düşleri gerçek gerçekleri düşmek görmek, düşmeye göresin; elinden tutan kim?

Kimsesizlikte kendine konuşmak, kar etmeyen kalabalıklardan kendine koşmak, suskunlukla söylemek; teli kopuk saz başka ne yapsın ki?

Gece suskun, ay renk vermiyor, yıldızlar yar değil, yollar kıvrım kıvrım, yalnızlık yanı başında; yürü yürü yürü, yol bitmiyor… İstersen bir türkü tuttur: “ uzun ince bir yoldayım, gidiyorum gündüz gece” “ bilmiyorum ne haldeyim, gidiyorum gündüz gece” ne çare… Duran ve dinleyen olmadıktan sonra… Dur ve dinle öyleyse; sessizliğin sesini, kederin kalbini, elemlerin inlettiğini, gecenin dillendirdiğini, rüzgârın söylediğini, yıldızların yaldızlı sözlerini; diyecekler ki : “ benim sadık dostum kara topraktır”…

Dinleyemiyorsan, ömür perdeleri kapanırken; “biz dünyadan gider olduk, kalanlara selam olsun” diyemez, sonsuzluk sabahında selamla dirilemezsin… Dileklerin dirildiği, duaların cevap verildiği diyarda, melek kanatlarla uçamazsın… Saf sevgiyi, sınırsız şefkati, perdesiz güzellikleri, gecesiz gündüzleri, güneşin sönük kaldığı aydınlığı, sevincin çağlayışını, coşkunun parlayışını, yalnızlığın uzaklaşması yârin yakınlığını, elemsiz lezzetleri, kedersiz kavuşmaları, gönlün gönüllü gülüşünü hissedemezsin…

Hislerin perişanlığını, zihninin karanlığını, düşüncelerinin donukluğunu yırt; altından ümit filizlerin çıkışını seyret… Sonsuz süruru düşün; düşlerinin derinliğinde, hislerinin enginliğinde… Karanlığın kara toprakta kayboluşu doğsun zihninde, fikrin fezaların üstünü seyretsin…

Anla ki her şey seyirlik ve geçici… Geçtiğin dikenli yolları, aldığın elemli nefesleri boş sanma; bir sabah doğduğunda, her şeyin dili çözülecek, şifreler açılacak, kapılar kalkacak, duvarlar yıkılacak, her şeyin anlamını anlayacaksın…

Can evinden, canlar cananına kirli kanatlarla uçamazsın… Anla ki kader, kederi, kirli kanatları temizleyesin diye veriyor; bana çabuk, bana rahat gelesin diye…

Ey kaderin sahibi… Kolaylaştır, güç ver güçsüzlüğüme… Elimden tut yalnızlığımın…
Şefkatinle okşa kalbimi, rahmetinle sar yaralarımı… Sevginle sık ruhumu, sana sevgim çıksın… Çıkılmazlıklardan çıkaracak, düşkünlükten yüceltecek, perişaniyetimi giderecek yalnız sensin… Kanatlarımı kuvvetli kıl ki kolay kavuşayım sana… Gurbet gülünün dikenleri kalbimi kanatıyor, kalbim sana emanet, ey kalbimin sahibi.
Selam ve dua ile kardeşim hayırlı cumalar
28 May
   
10 May
ahmed akwrote:

Kalplerinize bir göz atın

“De ki: ‘Eğer Allah katındaki ahiret hayatı, başka hiç kimseye değil de yalnız size mahsus ise ve bu kanaatinizde samimi iseniz o zaman ölümü arzulamanız gerekmez mi?” (Bakara 94)

“Ama kendi elleriyle yapıp ettikleri ortadayken bunu hiçbir zaman temenni etmeyecekler: Allah zalimleri her halleriyle bilmektedir.” (Bakara 95)

“Ve sen onları başkalarından daha ihtirasla hayata sarılmış göreceksin, hatta Allah’tan başkasına ilahlık yakıştırmaya şartlanmış olanlardan bile daha çok: onların her biri binlerce yıl yaşamak ister; halbuki uzun yaşaması, böyle birini (ahirette) azaptan kurtarmaz: zira Allah onun bütün yapıp ettiklerini görmektedir.” (Bakara 96)

UZUN ZAMAN Bakara suresi çalıştığım halde, yine uzun zaman bana kapalı kalan bu ayet, bugün birazcık kapısını araladı. Öncelikle fark ettim ki hangi ayeti insan nefsinin mihengine vurmadan okuyorsa anlayamıyor. Zira kainatın dört bir yanına yayılmış hakikatler, tarihi vakıalar, başka insanların hatta başka milletlerin durumlarını anlamak meseleyi enfüse taşımaksızın olamıyor. Hele hele de size konuşulduğundan gaflet ettiğinizde, “Ya evet öyle insanlar var!” fikri ile muhatap olduğunuzda bir kulağınızdan girip diğerinden çıkıyor. Hakikat sadece kendisine sahip çıkana “Bu bana geldi” diyene kendini ifşa ediyor.

Yahudiler hakkında nazil olan bu ayet de bana onların dünyaya dört elle sarılmalarını, dünya malına tamah etmelerini, Tanrı krallığına değil Yahudiyye Krallığına önem vermelerini, bir gözlerini kör etmelerini, ahirete imanlarının zayıflamasını anlattı daima. Ancak neden müşriklerden daha çok hayata bağlı, binlerce yıl yaşama arzusu duyan insanlar olduklarını anlayamamıştım.

Evvela hayata bağlı olmalarını izah etmek lazımdı. Bir mümin hayata bir kafirden daha bağlı olabilir miydi? Üstadın buna cevabı olumluydu. Müminler üzerinde yansıyan esmayı gördükleri, rahmeti hissettikleri ölçüde hayata, ve özellikle ism-i Hayy’a muhatabiyetleri ölçüsünde yaşama bağlı oluyorlardı. Aldıkları lezzet dahi iman etmeyen birine nazaran daha fazla idi. Bir müminin bir dilim ekmekten aldığı lezzet hakkıyla yenilirse, kafirin ziyafet sofralarından aldığı lezzetten fazlaydı. Bu anlamda Tevrat’ın vahyine muhatab olan Yahudiler de perdelemedikleri nisbette bu hakikatten müşriklere göre daha çok hissedardılar. Hayattan lezzet alıyorlardı.

Ancak etraflarındaki hadisatı anlamlandırmada, bir ölçüde kullandıkları vahiy onlara tam bir rahmet olamıyordu. Zira onlar Mikail’e dost, Cebrail’e düşmandılar (Bakara 97). Kainatta vahyin okutturduklarını seviyor, eşyanın melekleri ile muhatabiyetten hoşlanıyor, ancak vahyin mükellefiyetlere ve ahirete bakan tarafına muhatab olmak istemiyorlardı. İş bu kısma gelince “Semina ve asayna” diyorlardı. (İşittik ve isyan ettik) Ama isyan etseler bile ahirete dair bilgiden kulaklarını tıkayamadıkları için, bilmenin getirdiği dehşet onları ölümden korkar hale getiriyordu. Onlar vahiysiz kafirin gafletinden mahrumdular. Onun gibi kulaklarını tıkayıp yıldırımların dehşetinden geçici de olsa kurtulamıyorlardı (Bakara 19). Ama müşrikin, putperestin, cehaletinden, vahiyden nasipsiz oluşundan gelen bu kulak tıkaması ile geçici olarak bir gaflet sağlanıyor, ona “ölüm ancak bir yok oluştur” dedirtebiliyordu. İnsanların “Keşke toprak olsaydım” diyecekleri bir günden haberdar olan ve ona hazırlık yapmayan kişi de “nasılsa toprak olacağım” zanneden kişiden daha çok korkardı ölümden (Nebe 40).

Ölüp huzura kavuşamayacağının, hesap vereceğinin farkındadır. Neyin adalet neyin zulüm olduğu hakkında da bilgi sahibidir, zalim oluşunu avutup teselli edecek yalanları kendine söyleyememektedir. Sahip olup kıymetini bilmediği bilgi tarafından lanetlenmiştir.

Allah bize ümmeti Muhammed’e Yahudilerden çok misal veriyordu. Zira onlar bizim seleflerimizdi. Biz taşıyamadıkları emaneti onlardan sonra sırtlanmıştık. Onların düştüğü vartalara düşmememizi isteyen Rahman bize onlardan çok misaller vermişti. Hz. Musa (as) Kuran’da en çok anılan peygamberdi. O halde bu ayetin muhatabı aynı zamanda bizdik. Bizler de iman edip dururken imanımızın icab ettirdiği gibi yaşamazsak. O vakit bu hastalıklar bizde de baş gösteriyordu. Biz de Sebt günü ihlalcileri gibi açgözlülükle Allah’ın sınırlarını hiçe sayıyor, dünyaya müşriklerden bile daha fazla değer verir hale geliyor, aşağılık haris maymunlara dönüşüyor, ondaki esma tecellilerini dünyevi hazlar için kurban ediyor, ayetleri az bir pahaya değişiveriyorduk. Evet nimetler bizim içindi ancak “Semi’nâ ve ata’nâ” (işittik ve itaat ettik) demek kaydı ile. O zaman ancak, “Allah’ın helal kıldıklarını kim haram edebilirmiş?” diye dünyaya meydan okuyabilirdik. O takdirde sahibinin izniyle onları tepe tepe kullanabilirdik. Ve sonunda ölümün ardında da onları bulacağımıza, tatlarının damaklarımızda kalmayacağına iman edebilirdik. Yeryüzünde iyi ve güzel ne varsa ondan nasiplenirken şeytanın izinden gitmediğimize emin olabilirdik (Bakara 168).

Kalplerimize bakalım öyleyse, ölümü ne kadar temenni ediyoruz? Yahut ne zaman temenni ediyoruz? Nimet içinde iken mi, azap içinde iken mi? Eğer ölümü nimet içinde iken arzu edebiliyorsak o nimetlerin sahibini arzu ediyoruz demektir. O zaman gönül rahatı ile “Gün doğmuş gün batmış, ebed bizimdir” diyebiliriz. Aksi halde biz de zalimlerden olmaya aday olabiliriz, hafizanallah…

Herkes kendi kalbine bir göz atsın…


Mona İslam
1097739258.jpg image by mnelam
SELAM VE DUA İLE KARDEŞİM
28 Apr.
ahmed akwrote:

~~Allah'tan Uzak Gündemler  ~~
Kitabı da uzağımıza koyduk. Ta tozlanıncaya kadar. Tozlanıp kabuk bağlayıncaya...

Korktuk kitaptan. Hâlâ korkuyoruz. Kelimelerin ürpertisine, gözlerini gözlerimize dikişine dayanamadık. Kelimesiz, ruhsuz, cansız, cemalsiz kaldık. Cehaletimiz kemale erdi.

Paraya pula taptık. ALLAH’a kul olacaktık; kullara kul olduk. Kitapla aramız açıldıkça ALLAH’la aramız açıldı. O, yirmi dört saat bizimle ilgileniyordu. Bizse ALLAH’la ilgiyi kestikçe kestik. ALLAH, gündemimizden eksileli, gayr adına ne varsa onlar doldu doluştu odalarımıza, ruhumuza... Adımlarımız, bakışlarımız, hanelerimiz menfaate ayarlandı/uyarlandı. Firavun ölmüştü gerçi; ama "Firavun âdetleri"nden vazgeçemedik.

Hürriyet baş köşede olmalıydı; vazgeçilmezimiz... Nice putların karşısında el pençe divan durduk; adımlarımızı, yarınlarımızı verdik... Karşılığında bir dilim ekmek alacaktık. Ondan da olduk. Hürriyeti çalınınca sus pus olanlar; ekmeği azalınca sokaklara döküldü. Zaten sokaklara dökülmeden döküldüydük.

Düşünmeyen, okumayan, yazmayan insanların sesini sözünü kimseler duymaz. Adam olmak okumakla başlar. Hürriyet okumakla dalga dalga yayılır. Amansız düşmanların amansız takipçisi okumaktır. Okumak sırdır, sihirdir, berekettir. Bizi  denizlere, denizlerin sükûnetine bırakacak nehirdir.

Biz kelimeyi, kalemi, kitabı -dahası- kalbimizi kaybettik. Bu kayıpların ortasında ancak "şikayet" vardır. Sonsuz sızlanışlar, serzenişler vardır.

Zannettik ki, okullar açmakla cehalet silinecekti. Bir okul açmakla bin hapishane kapatacaktık! Heyhat! Okullarla beraber zindanlar çoğaldı. Öğrencilerimize "Hapishane Diploması" veriyormuşuz meğer!

Otobanlar,   “iletişim” araçları  bizi, dünyayı birbirine bağlayacaktı! Dünya küçülecekti! Dünya büyüdü, öyle büyüdü ki... görüşemez, konuşamaz, anlaşamaz olduk. Çok şeyimiz vardı. Ancak, ALLAH’la, kitapla barışık değildik. Para, pul, çul, mal, mülk, kriz, çerez şeyler nice şeylerin önüne geçti. Din; belli mekanlarda imiş! Halbuki iman hayatın her anındaydı.  Düğünde, bayramda, ölümde... Bizse sıkıştığımızda, karanlıkta, savaşta, enkaz altında çağırdık ALLAH’ı.  Sonra işimize gücümüze yine daldık.

Bahar gelirken hayretimizden çığlıklar atmayı yine unuttuk. Yine unuttuk Karac’oğlan’ın “Elif Elif yağar” dediği kar seyrini. Unuttuk aynanın karşısında kendimizi bile seyretmeyi. Ne titrek bir kelebeğin, ne ürkek bir kuşun farkındaydık. Bakışlarımız krizin ta kendisiydi. Yaşadığımız, ekonomik değil; imanî/insanî bir krizdi.

Ne çok unuttuk öyle! Unuta unuta yaşamalara alışırken  savaşlar, krizler vuruyordu bizi. Şaşkınlıkla akletmeleri de unuttuk.  Mesela, hicret etmişti Efendimiz aleyhisselatü vesselam.

Bize ne oluyordu! Ya esir olacaktık ya hür. Esaret bizim tanıdığımız değildi. Madem ki her nefes bir ümitti… Hicret; tarihten, sözlüklerden çıkıp gözlerimizin içine bakarken elimizden tutmalıydı…

Bizi sürüklüyorlar; farkında mıyız. Her saat önümüze  bir “gündem” atıyorlar. Ve ruhlarımız “geveze” oluyor; çok zikretmemiz gereken ölümü “ölümlerin içinde bile” hatırlamıyoruz. Dünyevîleşmek başka ne ola ki… Bak; dünyanın gözyaşını silemiyoruz. Az da malımız mülkümüz yok. Yok da… “Bunca varlık var iken gitmez gönül darlığı.” diyor Yunus.  Şimdi hicret zamanı…
 

Ali Hakkoymaz -13.01.2009 -
 
selam ve dua ile kardeşim
19 Jan.
ahmed akwrote:



Karanfiller ağlardı gecelerde, geceler neden ağlamasın?
Gecelerde secde edenler neden ağlamasın, gecelerde secde edemeyenler neden ağlamasın?

Gecelerde açılırken ötelerin pencereleri,
kalplere hüzünler yakışır, yakışır kirpiklere taneler.
 Ölüm varsa ve ölümden ötesi varsa, hesap varsa, mizan varsa, bir kefene bile sarılıp sarılamayacağımızdan emin değilsek, bizim için mizanın nasıl kurulacağını bilemiyorsak, farkında olmadan işlediğimiz günahlar ve hiç fark etmeden kazandığımız sevaplar varsa, neden göğsümüz dolmasın, neden yüreğimiz titremesin?

Biz kimin mülkündeyiz, kimin huzurundayız, biz kimin şefkatine ve merhametine muhtacız?

Eğer bizler yaptığımız ibadetlerde ve iyiliklerde yeterince ihlas sahibi olup olmadığımızdan emin eğilsek, kibirden, riyadan, ucubtan, hasetten, gıybetten, nifaktan gereğince temizlenemediysek, bunlardan arındığımızı zannedip kendimizde bir varlık görmek gibi bir hataya düşebiliyorsak geceler bizim için ağlama zamanıdır.
İnsanı yücelten; kendini eksik ve kusurlu olarak kabul etmesi, güzel örneklere bakarak her güzel huyu kendine maletmeye çalışmasıdır.

İnsanı yücelten tek yardımcı olarak Rabbini bilmesi, yalnız O'na kulluk edip yalnız O'na dayanmasıdır.
İnsanı yücelten Rabbi ile arasında sıcak bir bağ kurması, bu bağdan güç alması, her şeyde her varlıkta hatta kendi gönlünde O'nu görebilmesidir. Çünkü Allah (cc) bir kudsi hadiste buyurur ki:

"İnsan Benim sırrımdır, Ben insanın sırrıyım".

Ve Cenab'ı Hak Hz.Muhammed (sav)in aynasından seyredilir. O'na ne kadar uyabilirsek biz de o derece temiz bir ayna oluruz Hakk'a. Çünkü Allah (cc) kamil insanın gönlüne tecelli eder. Kamil insan olmak da ancak güzel ahlaktan geçer. Çünkü müminin mizanında güzel ahlaktan daha ağır gelecek bir şey yoktur.

Karanfiller ağlardı gecelerde, neden ağlamasın? Öz ağlamayınca göz ağlamaz... Anlaşılamayan ve anlatılamayan hüzünleri ifade etmenin en iyi yolu ağlamak değil midir?

Sizlere hüzün rıhtımından seslendik, hüzün güzeldir. Ulaşabildiğimiz her yere gönülden selam olsun.

Kevser Doyurum...

 
 


Haydi aşk ile çek bir salavat....

Allahümme Salli Alâ Seyyidinâ MUHAMMED...







11 Jan.
ahmed akwrote:
 
Ya İlahi, bu yürek Sen’in için Sana yanmak ister..
Öyle yanayım ki..

Ya İlahi..
Sevdan geceleri uykumu bölsün, günün aydınlığında gafleti silsin..
Her hâl’de Sen’i arayım, her hâl’imle Sen’i bulayım..
Her kapının anahtarı Sen’de Ya İlahi...


Sana gelen tüm kapıları arala, sessizce süzülüp geleyim yanına..
Sana gelen yollarda beni nefs eline bırakma,
Dostlarını yoldaş eyle yolculuğumda!
Sen tut ki.. yüreğimin elinden, ayağıma çakıl ve taş deydiğinde, düşmeyim sendelemeyim..
Sana çıkacak yollarda, Sen tut yüreğimin ellerinden!

Emanetini sağlam ulaştırmayı nasip eyle..
Doğduğum gün verdiğin o tertemiz kalbi, aynı temizlikte emanet etmeyi nasip eyle..
Kirlerden pak eyle bu kalbimi, parçalamaya meyl eden faniliklerden uzak eyle!
Sen’in verdiğin gönül de, Sen’in ile geleyim Ya İlahi..
Yalan tutsaklıklara esir etme bedenimi,
Üzerimde yalan ve yanlış hiç bir sevdanın izini bırakma,
Gönlüme her gireni, bana Sen’i getirdiği için seveyim,
Sana gelebilmek için sevileyim!
Gözeten Sen’sin her halimi.. Sen koru benliğimi..
Sana emanet ettim yüreğimi.. her halimi!
Dünya kuyusunda Yusuf(AS)’ın teslimiyetini ihsan eyle bu bedene,
Yakup(AS)’ın, Yusuf(AS)’a hasreti gözyaşı oldu ömrüne, gözlerinden etti hasreti..
Sabır ile duâsı ile kavuşturdun hem Yusuf’una hem gören gözlerine..
Sen’in için akan gözyaşına talibim Ya İlahi..

Öyle yanayım ki..
Yüreğimi aşkına kurban eyle!
Gözümün yaşı ile sabredenler gibi kavuşmak nasip eyle!
Sana kavuşmanın adı ise ölüm.. ölümü sevdir bana,
Soğuk deymesin şu dilime, en sıcak kelime olsun.. vuslatın adı..

Öyle yanayım ki..
Ya İlahi..
Ölümü özleyen bir beden de ben olayım!
Ölümlerin en güzeline talibim,
Faniliğe rağbet ettirme,
Ömrüme ömür bereketi ver ki..
Ellerim boş gelmeyim o en güzel kavuşma anına..
Ömrümü tükettiğim yerlerin adını, malımı harcadığım yerlerin adını güzel eyle..
Bedenimi yıprattığım yolları hayır eyle,
Hesabımı kolay, amelimi bol ve güzel eyle..

Öyle Yanayım ki.. Ya İlahi..
Sen’in için yaşayıp.. Sen’in için öleyim..
Öyle bir iman ver ki Ya İlahi..
Yalnızca Sen’in için yanayım..

Amin Amin Amin

 
cumamız hayırlara vesile olsun inşallah...Selam ve dua ile...

21 Nov.
ahmed akwrote:

http://img237.imageshack.us/img237/6443/36deaad8e1ed3a90c46b758zn5.jpg

 ~Yitik Zamanları Bulmak~

Dar zamanlı bir hayatı yaşar insan. Başı sonu olan bir hayatı tüketir. Tükenir. Hayat geçicidir. Geçiciliği fark ederek yaşayamaz her an. An gelir, zamanın az kaldığını fark eder.

Zamanın içine sıkışıp kalır.

Henüz otuz sekizindedir insan örneğin. Ama kanser hücreleri akciğerini tüketmiştir. Kısık kısık nefes almak zamanı yavaşlatır, ağırlaştırır. Bir bitiş çizgisini hatırlatır. Her gün bir adım daha çizgiye taşır insanı.

Ya da elli yedisine gelmiştir. Yaratıcıya karşı sorumluluklarını şimdi fark etmiştir. Bir hafta önce ölen kızının ardından. Ya da daha çok gençtir. İki yıl süren günahla dolu bir hayatı nasıl silebileceğini düşünmektedir. Geceleri sık sık uyanarak. Ağlamaklı.

Geçip gitmiş günahkâr zamanları kurtarmak için.

İnsan bir pişmanlığın içine sıkışıp kalır bu sefer. Geçen her an pişmanlıkları hatırlatır. Yapmak isteyip de yapamadıklarını. Ya da yapması gerektiğini yeni fark ettiklerini.

Keşke o ana kadar yaşanmış olan hayat daha iyi yaşansaydı. Keşke Yaratıcı adına, Onun için daha çok şey yapılsaydı.

Farklı farklı insanlar, farklı farklı nedenlerle bir an dururlar. Havada asılı kalmış buz taneleri gibi donakalırlar. O öyle bir andır ki; dünyanın sadece ve sadece ahiret için bir hazırlık yeri olduğu anlaşılır.

Bitiş çizgisi insanın umudunu keser. Dondurur. Hem zaman donar, hem varlık. Hayat geçicidir. Ancak sonsuz hayat tam da bu geçici hayatla kazanılır. Sonsuz bir hayatla değil. Artık dar zamanda çok işler yapma zamanıdır. Zaman dardır ama insan bu sefer çok işler yapamayacağını da fark eder. Kısık kısık aldığı sayılı nefesler onu hem zamanın hem de bir sınırlılığın içine hapseder. Zaman dardır ama dar zamanda yapılacak çok iş vardır. Yorgun ve çaresiz bir beden buna izin vermez.

Hazırlık için gerekli zamanın peşine düşülür bu kez. Bir telaş alıp başını gider. Az kalmış, bitişe yakın zamanlar insanı sıkıştırır. Dar zamanların çok işler yapmanın zamanı olmadığını anlar insan. Hüzünle. Dar zamanda çok değil, çok değerli işler yapmanın zamanıdır. Bitiş çizgisinden önce son durakta konaklama zamanında.

Bir saatlik bir ibadette seksen senelik ibadet ömrünü kazandıracak özel zamanlara ihtiyaç vardır artık. Kadir Gecesi gibi, yakalandığında bir insan ömrüne bin ömür katacak zamanlara ihtiyaç vardır. Dakikası bir gün hükmünde bereketli saatlere. Saati iki ay, günü birkaç sene hükmünde bir ömr-ü bâkiyi arar insan.

Sonsuz Rahmet sahibi olan Yaratıcı, insanın böylesi zamanlara duyduğu ihtiyacı dahi düşünmüştür. Yaratıcı, insana bereketli zamanların kapılarını gösterir. Ardı ardına, birinden diğerine açılan özel zaman kapıları sunar. Bunun bir örneği üç aylardır. Zaman Recep 1’e durur. Recep Allah’ın ayıdır. Önce Regaip Gecesi gelir. Sonra Peygamberin ayı girer, zaman bir başka işler. Miraç Gecesi, yitik zamanlarının peşine düşmüş çaresizler için bire karşın yüzlerin kazanılacağı bereketli bir gece olur. Sonra ümmetin ayı çıkagelir. Hele bir de Kadir Gecesi vardır ki. Öyle bir gece ki bin aya denk.

“Kaybedenler” için Yaratıcı bir kere, bin kere daha fırsat sunar insana. Farklı biçimlerde yitirilmiş zamanları olan bizlere, sonsuz rahmetini bir kere, bin kere daha hissettirir.

Yitik bir geçmişle olmayan bir gelecek arasındaki dar sokakta sıkışıp kalmış bizlere, üç aylar ve başka bir sürü özel günle umut serper. Geceleri sessizce kalkılır. Sessizce secdelere varılır. Sessizce oruçlar tutulur. Sessizce Ona yalvarılır. Ondan medet umulur. Sessizce Onsuz geçen zamanlar için ağıtlar yakılır.

Özel zamanlar; aylardan üç aylar, günlerden Cuma, saatlerden gece ve seher… Bağışlanmış ek süreler gibi. Yitik zamanları yeniden kazanmak için. Köprüden önce tek bir çıkışı olanlar için, son çıkış gibidir özel zamanlar.

Her insan için gelecek belirsiz. Yarının olması ile olmaması aynı ihtimal dahilinde. Hangi koşulda olursa olsun, hangi yaşta olursa olsun bu yüzdendir ki hepimiz yitirilmiş zamanları olan insanlarız. Birazdan ölüm gelebilir. Öyleyse içinde bulunduğumuz an, köprüden önceki son çıkış kapısı, son konaklama zamanıdır. İşte bu yüzden, özel zamanlar biz “kaybedenler” için yitik zamanlarımızı bulmanın özel kapılarıdır.

Sessizce geceler kalkmalı, sessizce günahlarımız için ağıtlar yakmalı, sessizce secdelere varmalı, sessizce gökteki aya bakmalı, sessizce yitirilmiş zamanları aramaya koyulmalı ve özel zamanlara Onun mührünü vurup, yitik zamanlara karşın mühürlenmiş zamanları bulmalı.

Mustafa Ulusoy

selam ve dua ile kardeşim

22 Oct.
ahmed akwrote:

İki arkadaş çölde yürüyorlardı. Yolculuk sırasında bir tartışma yaşandı ve arkadaşlardan biri ötekine tokat attı. Tokadı yiyen kişinin canı acıdı ama hiçbir şey söylemeden eğildi ve kuma şöyle yazdı:

“Bugün en iyi arkadaşım bana tokat attı.”

İki arkadaş bir vahaya gelene dek yürümeye devam ettiler ve vahaya gelince de suya girmeye karar verdiler. Tokadı yiyen kişi bataklığa saplandı ve kurtulmak için çırpınmaya başladı. Arkadaşı onu kolundan çekerek saplandığı yerden çıkardı ve yaşamını kurtardı. Tokadı yiyen kişi boğulmaktan kurtulduktan sonra bir taşa şöyle yazdı:

“Bugün en iyi arkadaşım yaşamımı kurtardı.”

Tokadı atan ve arkadaşının yaşamını kurtaran kişi bu olay karşısında çok şaşırdı ve merakını yenemeyip arkadaşına sordu:

“Canını acıttığımda kuma yazdın neden şimdi taşa?”

Tokadı yiyen kişi bu soruyu şöyle yanıtladı:

“Birisi canımızı yaktığında kuma yazmalıyız ki bağışlama rüzgarı silebilsin ama biri bizim için iyi bir şey yaparsa taşa kazımalıyız ki hiçbir rüzgar silemesin.”

 

İYİLİKLERİ KAYALARA KAZIMAYI ÖĞRENİN.
Denilir ki: Özel birini bulmak bir dakikanızı alır, onu değerlendirmeniz bir saat içinde olur, onu sevmek için bir gün yeter; ama sonra onu unutabilmek için bir ömrün geçmesi gerekir.

İncinmelerimizi kuma;iyiliklerimizi kayaya yazmayı öğrenelim inşaAllah

17 Oct.
ahmed akwrote:

http://www.hossada.biz/resimler/buyuk/acisess_mektup.jpg 
Bir gün...
Belki de dünyayı en çok sevdiğimiz bir gün...
"Sonsuz bir davet" alacağız. 
Kalbimiz yanımızda...
Kalıp adına ne varsa... burada bırakıp gideceğiz. 
 
O zaman şunu diyeceğiz kim bilir:  "Şöyle keyifli keyifli kaç nefes alabildim? Ne de geçici imiş dünya! Böyle birdenbire mi bitecekti her şey? 'Hızlının hızlısı bir yer'in adı mıymış o geçici hayat?"
 
Bir ağaç dikip gitmişsek eğer, belki de gölge olacak orda. Ağacın meyveleri gelecek belki de önümüze. Bir çocuğun tebessümünü çoğaltmışsak, koşup gelecek çocuk yanımıza: 'İşte bu amca/teyze elime bir şeyler tutuşturmuştu.' diyecek. Okuduğumuz ne kadar hoş cümle varsa hepsi hece hece "ışık" olacak mı; olur! Düşer önümüze, aydınlatır yolumuzu.

Bir kirazı yerken, şöyle kulpundan tutup, bir çamurun nasıl olup da kiraza dönüştü(rüldü)ğünü düşünmüşsek... Hoşuna gidecek Sanatkârlar Sanatkârı'nın...  "hoş geldin"ini duyacaksınız. Çamuru kiraz, elma, karpuz, portakal ve saire yapanı göreceksiniz. 
 
Bir bardak su verene teşekkür insanlığımızı küçültür mü? Olmaz der içiniz dışınız, olmaz! Suyu taşların, toprakların arasından çıkarıp gönderene teşekkür de... insanı insan yapar, işte! 
 
Baki: 
"Minnet Hüda'ya devlet-i dünya fena bulur; 
Baki kalır sahife-i âlemde adımız." der. Der ve minnetin adresini verir. 
 
Dünya Devleti'ni bırakıp bırakın gidenler bıraktıklarını kime bıraktı! Bütün "yığdıklarımız" burada kalmıyor mu? Taştı, topraktı, altındı, evdi, yalıydı, halıydı... Hepsi, hepsi O'na bırakılmıyor mu? Onun ihtiyacı yok ki ama... En büyük vâris O demek ki. 
 
Şu, Ahmet'ten Mehmet'e; ondan ötekine de... Daha sonra?
Daha sonrası gerçek Vâris'e... 
Öyle ya... Kimin malını kime bırakıyorsun? Bizimkisi sözde vârislik. Bu geçici vârisliğimizin aynasında/n gerçek Vârisi görmek aslolan. 
Başka ne ki?
 
Öyle; aldanmamıza, üzülmemize gerek kalmıyor o zaman. Nerede benim mülküm, nerede samur kürküm diye hayıflanmanın gereği var mı?

Ara sıra müsekkine ihtiyacımız var. Hapishane gibi mesela. Gidip oralara hürriyetin ne olduğunu anlamak için. 
Hastaneye bir de... 'Oh, sağlığım yerinde!' diye.... Aynada kendinize bakıp bakıp: Ne zenginmişim!' demek için. Hoşluğun, nefes almanın, ayağımızın yere bastığının daha nelerin farkında olmak için. 

Sonra? Sonrasını anlatmak o kadar kolay değil. Kolay değil 'lezzetleri acılaştırıp tahrip edeni/ölümü' günde defalarca düşünmek. Düşünmek ve arada bir "Ölüler Ülkesi"ne gidip gelmek. Onlar da nice şeyleri ve kimilerini bırakıp gitti. 
 
Biz de bırakıp gideceğiz. 

Gözümüz arkada niye kalsın! 
Vârislerin Vâris'ine bırakıp gideceğiz. 
Endişemiz, korkumuz... cehaletimizdendir. 


Ali Hakkoymaz 

http://img2.blogcu.com/images/e/m/r/emrahesss/mevlana1600x12002600x45em3.jpg

 

Image



kadir geceniz hayırlara vesile olsun inşallah selam ve dua ile

26 Sept.
yalnızwrote:
hayırlı cumalar arkadaşım yüce rabbim allahu tealanın selamı ve bereketi üzerinize olsun. bin aydan hayırlı olan kadir gecenizi kutlarım.rabbim daima yar ve yardımcınız olsun allaha emanet olun.
26 Sept.
ahmed akwrote:
Kırmızı kalp
Allah c.c. razı olsun kardeşim Aysel sağol varol iyiki varsınız kardeşim içinizden geleni en makbulüdür
24 Sept.
ahmed akwrote:

 
Adı Aşk Olan
 
EY...

Âdem, su ile toprak arasında iken nebi olan!.. Ey insanların ve meleklerin kapısına sığındığı... Ey tevhidin kilidi ve anahtarı olan!.. Ey ümmetinden her ferdin, ayağını bir defa öpebilmis bir kum tanesi olmayı arzulayacağı Resul... Ey insanlığın iftiharı!.. Ey iki cihanın saadet güneşi; peygamberlerin bile şefaat için kapısını çalacagi gaye insan!.. Ey Allah Tealâ'nın seçkin yaratıp insanların arasına gönderdiği!.. Ey, seni tanımaksızın ve sana saygı göstermeksizin Allah Tealâ'nın kabul dergâhı kapısının açılmayacağı aziz Nebi...


EY...

İnceliği ve güzelliği karşisında kendi kabalığımızı ve çirkinligimizi gördüğümüz Fahr-i Kâinat... Ey Allah'ın Kur'an'la ismini yücelttiği hayâ ve edep kaynağı!.. Ey nurâni esasların kıblesi, nebilerin sonuncusu, resullerin efendisi... Ey var oluşun şerefine Allah'ın topyekûn varlığı hediye ettiği ilk ve son varlık nuru!.. Ey ömründe bir defa bile kahkahayla gülmemiş mahzun peygamber... Ey bulutların başinın üzerinde şemsiye açtığı Cenab-ı Peygamber... Ey bir parmak işaretiyle ayı ikiye bölen, mucizenin ta kendisi!..


EY...

Allah kelâmına mecra bir çift kutsi dudağın sahibi... Ey Allah'ın Kur'an'ı Kerim' de " Şüphesiz ki Allah ve melekler peygambere salâvat getirirler. Ey iman eden kimseler! Siz de O'na teslimiyetle salât ve selam edin." (Ahzab,56) diye buyurduğu âlemlerin iftihar kaynağı... Ey " Kim bir yazıda benim üzerime salâvat getirirse, ismim o kitapta devam ettiği müddetçe, melekler yazana istiğfar etmekten ayrılmazlar." diyen kutlu söz! Ey eskimeyen biricik yeni ve solmayan biricik renk! Ey çömertlik denizinin avuçlarında dalgalandığı Resul-i Ekrem!..


EY...

Hazret-i İbrahim'in duası, Hazret-i İsa'nın müjdesi! Ey: " Âlemleri senin için yarattım." hitabının muhatabı!.. Ey ümmetinden birisinin hataya düşmesinden, azaba duçar olmasından elemlenen rahmet peygamberi!.. Ey kendisini Rabbinin edeplendirdiği ve edebini en güzel şekilde eylediği evrenin şeref burcu!.. Ey ebedi saadet devletinin padişahı, kâinat sedefinin incisi!.. Ey müminlerin yüzünün akı, gözünün nuru olan emin peygamber!...


EY...

Meleklerin hayâsına gıpta ettiği sevgililer sevgilisi... Ey güzel ahlâkı tamamlamak için gönderilen, yaratılmış en güzel insan!.. Ey Allah'ın kendisini miraçla şereflendirdiği, tekrar ashabının arasına dönerek yeryüzünü kendi miracına çikartan biricik sevgili!.. Ey Allah'ın en sevdiği olmak mertebesine yükselen, rütbelerin en ilerisindeki Peygamber-i Zîşan!.. Ey gül medeniyetinin mimarı, iki cihan serveri!... Ey iki kurbanlığın yetimi!...


EY...

" Allah'ım beni mahzun etme, bana vaadini lütfet." diye Rabbine yalvaran, Âlemlerin Rabbi'ne ulaşmak için en büyük vasıta olan Efendiler Efendisi... Ey Allah'ın Kuar-an'ı Kerim'de " Sen'in şanını ve adını (dünya ve ahirette) yükseltmedik mi?" (İnşirah,4) hitabının muhatabı!... Ey kendisine indirileni en güzel şekilde tebliğ eden!...


EY...

Dostu Ebubekir'in, mübarek naaşina bakarak: " Yaşarken güzeldin, öldügünde güzelsin, bir kere öldün, bir daha ölmeyeceksin!" dediği güzellik şahikası!.. Ey senden bahseden şairlerin, senden bahsetmekle şiirlerine şeref kazandırdığı!.. Ey şairlik edasına sığmayan, kalemin ve kelâmın anlatmakta aciz kaldığı... Ey düşmanlarının bile kendisinde kusur bulamadığı!.. Ey adı Allah'la birlikte anılan!.. Ey adı aşk olan!...


Hani ashabına: " Siz öyle bir zamanda yaşiyorsunuz ki, dinin onda birine uymazsanız helâk olursunuz. Fakat öyle bir zaman gelecek ki o zaman dinin onda birine uyan kurtulacak." demiş, onları uyarmış, bizleri müjdelemiştin. İşte sana o zamandan sesleniyorum ey Peygamberim...

img147/2810/adszdg7.jpg 
Hani " Özlüyorum." demiştin de ashabın: " Anam babam sana kurban olsun ey Allah'ın Resulü, neyi özlüyorsun?" diye sormuştu. Sen de: " Âhir zaman kardeşlerimi özlüyorum." demiştin. İşte sana âhir zamandan sesleniyorum ya Resulullah. Tek özlemim ve ümidim senin bu hitabınnın muhatabı olabilmektir.


Hani o kutlu insanlardan o güzide ashabından olan, Ebu Nuayman birkaç defa karşina sarhoş çikmisti da Ömer celâllenip kılıcını çekmis: "Müsaade et şuna dersini vereyim ya Resulullah!" demişti. Sen ise onu tutmuş: " Bırak ey Ömer, o Allah ve Resulünü sever." buyurmuştun. Bunları yazan, Allah'ın ve Resulünün karşisında mahçup bir kul var ki; o Allah ve Resulünü sevmektedir.


Ey Mâlikü'l- Mülk olan Zü'l- Celâli ve'l- İkrâm

Ey kişi ile kalbi arasına giren, kalpleri evirip çeviren Allah'ım! Kalbimi senin dinin üzerinde sabit kıl! Ey kulunu bütün yaratılmışlardan üstün kılan Rabbim! " Seni sevmeyi ve seni seveni sevmeyi ve senin sevgine beni yaklaştıracak şeyi sevmeyi bana nasip et. Bana senin sevgini sıcak ve hararetli bir günde soğuk suyu arzulamaktan daha sevimli kıl."


Ey esrarına varılamayan, sırrına erilemeyen... Artık bizleri sana ve Resulüne mahçup olmaktan kurtar. " Ben onlardan razıyım..." dediğin, Resulünün " Ümmetim!" diye hitap ettiği, alnındaki secde izini aşkının mührü olarak taşiyan kullarından eyle. Kullarınla eyle...


Ey mazlumların, sadıkların ve âsiklarin Rabbi! Sevgili Resulünün hürmetine O'nun yetimleri olan bizleri; bu ümmeti iki cihanda azîz eyle...

Amin...


Murat Çeri
Semerkand Dergisi - Ocak 2008
selam ve dua ile kardeşim

24 Sept.
ahmed akwrote:



BİZE AŞKI ÖGRET ALLAH'IM
Biz aşkı unuttuk Allah'ım,
Hatırlatasın diyedir bu yakarış..

Önce İbrahim'e öğrettin aşkı. Hiçbir öğretinin ve hiçbir numunenin olmadığı yalın bir zaman diliminde başladı hayata İbrahim. Tüm yakınları ve tüm gördükleri, görmediklerini inkâr eder haldeydi. Ama Sen bırakmadın onu. Aşkı verdiğine aşkı yazgı kılmıştın çünkü.. Vedûd bir ihsan ile yıldızları astın İbrahim'in göğüne. Zemheri akşamlarının alazında gözlerinin kıblesine bir avuç dua sürdün. O duaydı İbrahim'i yıldızlara mahfuz eyleyen. O yıldızlardı İbrahim'e güneşi gösteren. Güneş ki İsmail'in boynuna bilenmiş bıçağın üstündeki ağlayış.

Ey İsmail'i İbrahim'in aşkına kanıt eyleyen Rabbim. İbrahim ateşleri suya çevirirken biz serin sularda yanıyoruz. Ama biz seni unutsak ta sen bizi unutmazsın biliyorum. Bize de ateşleri güle çevirecek bir muştu ver, ey gök kuşlarının kanatlarına umut haleleri dokuyan Rabbim. Ver ki yeryüzüne adını fısıldayan güller yetişsin üzerimizde.

Ey karıncanın göğsüne aşkı mimleyen Allah'ım!

Yusuf'u gölge kıl güneşimize. Gömleğimizdeki kan lekeleri onun sevdasıyla dokunsun. Züleyha'nın yağmurları andıran güzelliğine karşı bize Yusufluk ver. Yalancı güneşlerin yaldızlarıyla aydınlanırken çağ, bizleri aşkın zindanında karanlığa mahkum et. En güzel rüyaları karanlığa en çok alışan gözlere nasip edersin biliyorum. Düştüğümüz bu kuyunun sonu yok Rabbim. Bize Yusuf'un ceylan karası gözlerinden damıttığın kavli rüyaları bahşet.

Yakup eyle bize geceyi Rabbim. Sabrın ve inancın kesiştiği iz düşümde bize teslimiyetin esrarını ver. Acıdan kör olmuş bir çift göz ile aşkın sonsuz diyarını gözlemeyi nasip et. Kalbimize nisyan ile gömdüğümüz sırları ifşa et Rabbim. Gizli bir aşk koy gönlümüzün çerağına. Ki hazineler gizli olduğu için değerlidir biliyorum. Bize öyle bir Yakupluk ver ki; bir Yusuf için binlerce gözümüzü sabrın ateşiyle milleyelim.

Bizleri sonsuz merhametinle cezalandır Rabbim.Biz ki bir Mim esrarında uyandık Nûn'a. Tüm harflerin ortasında üç harfin kudsiyetine iman ettik. Ve tüm süruriyetimizle 'ah minel aşk' dedik. Aşkı mukadder eyle kalbimize ey Aşkın Sahibi.

Etrafımıza örülen tel örgülere karşı bize direnecek güç ver. Kınayanların karşısında Musa'nın âsâsı eyle kalbimizi. Tüm görkemli ihtişamların ve tüm işkencelerin arasında hepsine karşı koyabilecek bir inanç ver. Haykırmamıza ve bağırmamıza izin verme Rabbim. Meryem'e nasip ettiğin suskunluk ile beze sesimizin ehrâmını.

Ve Muhammed Mustafa (S.A.V.). Aşkı var eylediğin güzellik aynası. Yetim bir ağacın yapraklarında ışıldayan nur halelerinin adı. Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V.).

Bize O'nun güzelliğinden sıçrayan tüm zerrecikleri nasip et Allah'ım. O ki aşksızlıktan taş kesilmiş bir şehrin taşlarına bile aşkı öğretti. Bilal'in göğsündeki kayadan dökülen gözyaşlarına şahidiz Yarabbi. Taif'li çocukların küçücük ellerinden fırlayan taşların hüznüne şahidiz Yarabbi. Şahidiz aşka ve aşkın imanına.

Bize Peygamber'in ayak izlerinden derlenen gül kokularını nasip et. O'nun muhlis yüzündeki esrarı çiz gözlerimize. Biz aşkı unuttuk Allah'ım. Bize sevmeyi öğret. Tüm kainatı temizleyen bir rahmet yağmuru gibi. Tüm yağmurları ellerindeki duaya râm eyleyen Hak aşıkları gibi.

Bize aşkı öğret Allah'ım.

Selam ve duâ ile..


22 Aug.
halukwrote:
16 Aug.
vedatwrote:

BİRİNCİ SÖZ

Birinci Söz - sözler 1.söz-

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

وَ بِهِ نَسْتَعِينُ

اَلْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ وَ الصَّلاَةُ وَ السَّلاَمُ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَ عَلَى

اَلِهِ وَ صَحْبِهِ اَجْمَعِينَ

Ey kardeş! Benden birkaç nasihat istedin. Sen bir asker olduğun için askerlik temsilâtiyle, sekiz hikâyecikler ile birkaç hakikatı nefsimle beraber dinle. Çünki ben nefsimi herkesten ziyade nasihâta muhtaç görüyorum. Vaktiyle sekiz âyetten istifade ettiğim sekiz sözü biraz uzunca nefsime demiştim. Şimdi kısaca ve Avâm lisanıyla nefsime diyeceğim. Kim isterse beraber dinlesin.


Birinci Söz



Bismillah her hayrın başıdır. Biz dahi başta ona başlarız. Bil ey nefsim, şu mübarek kelime İslâm nişanı olduğu gibi, bütün mevcudatın Lisan-ı hâliyle vird-i zebânıdır. Bismillah ne büyük tükenmez bir kuvvet, ne çok bitmez bir bereket olduğunu anlamak istersen, şu temsilî hikâyeciğe bak dinle!. Şöyle ki:

Bedevî Arab çöllerinde seyahat eden adama gerektir ki, bir kabile reisinin ismini alsın ve himeyesine girsin. Tâ şakîlerin şerrinden kurtulup hâcâtını tedârik edebilsin. Yoksa tek başıyle hadsiz düşman ve ihtiyacâtına karşı perişan olacaktır. İşte böyle bir seyahat için iki adam, sahraya çıkıp gidiyorlar. Onlardan birisi mütevazi idi. Diğeri mağrur... Mütevazii, bir reisin ismini aldı. Mağrur, almadı... Alanı, her yerde selâmetle gezdi. Bir kâtıü't-tarîka rast gelse, der: "Ben, filân reisin ismiyle gezerim." Şakî defolur, ilişemez. Bir çadıra girse, o nam ile hürmet görür. Öteki mağrur, bütün seyahatinde öyle belalar çeker ki, târif edilmez. Daima titrer, daima dilencilik ederdi. Hem zelîl, hem rezil oldu.

İşte ey mağrur nefsim! Sen o seyyahsın. Şu dünya ise, bir çöldür. Aczin ve fakrın hadsizdir. Düşmanın,hâcâtın nihayetsizdir. Mâdem öyledir; şu sahranın Mâlik-i Ebedî'si ve Hâkim-i Ezelî'sinin ismini al. Tâ, bütün kâinatın dilenciliğinden ve her hâdisatın karşısında titremeden kurtulasın.

Evet, bu kelime öyle mübarek bir definedir ki: Senin nihayetsiz Aczin ve fakrın , seni nihayetsiz kudrete, rahmete raptedip Kadîr-i Rahîm'in dergâhında aczi, fakrı en makbul bir şefaatçı yapar. Evet, bu kelime ile hareket eden, o adama benzer ki: Askere kaydolur. Devlet namına hareket eder. Hiçbir kimseden pervâsı kalmaz. Kanun namına, devlet namına der, her işi yapar, her şeye karşı dayanır.

Başta demiştik: Bütün mevcudat, Lisan-ı hâl ile Bismillah der. Öyle mi?

Evet, nasılki görsen: Bir tek adam geldi. Bütün şehir ahalisini cebren bir yere sevketti ve cebren işlerde çalıştırdı. Yakînen bilirsin; o adam kendi namıyla, kendi kuvvetiyle hareket "etmiyor. Belki o bir askerdir. Devlet namına hareket eder. Bir padişah kuvvetine istinad eder. Öyle de her şey, Cenâb-ı Hakk'ın namına hareket eder ki; zerrecikler gibi tohumlar, çekirdekler başlarında koca ağaçları taşıyor, dağ gibi yükleri kaldırıyorlar. Demek herbir ağaç, Bismillah der. Hazine-i Rahmet meyvelerinden ellerini dolduruyor, bizlere tablacılık ediyor. Her bir bostan, Bismillah der. Matbaha-i kudretten bir kazan olur ki: Çeşit çeşit pekçok muhtelif leziz taamlar, içinde beraber pişiriliyor. Herbir inek, deve, koyun, keçi gibi mübarek hayvanlar Bismillah der. Rahmet feyzinden bir süt çeşmesi olur. Bizlere, Rezzak namına en lâtif, en nazif, âb-ı hayat gibi "bir gıdayı takdim ediyorlar. Herbir nebat ve ağaç ve otların ipek gibi yumuşak kök ve damarları, Bismillah der. Sert olan taş ve toprağı deler geçer. Allah namına, Rahman namına der, her şey ona musahhar olur. Evet havada dalların intişarı ve meyve vermesi gibi, o sert taş ve topraktaki köklerin kemâl-i sühûletle intişar etmesi ve yer altında yemiş vermesi; hem şiddet-i hararete karşı aylarca nâzik, yeşil yaprakların yaş kalması; tabiiyyûnun ağzına şiddetle tokat vuruyor. Kör olası gözüne parmağını sokuyor ve diyor ki: En güvendiğin salâbet ve hararet dahi, emir tahtında hareket ediyorlar ki; o ipek gibi yumuşak damarlar, birer asâ-yi Mûsâ (A.S.) gibi فَقُلْنَااضْرِبْْبِعَصَاكَالْحَجَرَ emrine imtisâl ederek taşları şakk eder. Ve o sigara kâğıdı gibi ince nazenin yapraklar, birer a'zâ-yi İbrahim (A.S.) gibi ateş saçan hararete karşı يَانَارُكُونِىبَرْدًاوَسَلاَمًا âyetini okuyorlar.

Mâdem her şey mânen Bismillah der. Allah namına Allah'ın ni'etlerini getirip bizlere veriyorlar. Biz dahi Bismillah demeliyiz. Allah nâmına vermeliyiz. Allah nâmına almalıyız. Öyle ise, Allah nâmına vermeyen gafil insanlardan almamalıyız...

Sual: Tablacı hükmünde olan insanlara bir fiat veriyoruz. Acaba asıl mal sahibi olan Allah, ne fiat istiyor?

Elcevab: Evet o Mün'im-i Hakiki, bizden o kıymettar ni'metlere, mallara bedel istediği fiat ise; üç şeydir. Biri: Zikir. Biri: Şükür. Biri: Fikir'dir. Başta "Bismillah" zikirdir. Âhirde "Elhamdülillah" şükürdür. Ortada, ''bu kıymettar hârika-yi san'at olan nimetler Ehad-ü Samed'in mu'cize-i kudreti ve Hediye-i rahmeti olduğunu düşünmek ve derk etmek'' fikirdir. Bir pâdişahın kıymettar bir hediyesini sana getiren bir miskin adamın ayağını öpüp, hediye sahibini tanımamak ne derece belâhet ise, öyle de; zâhirî mün'imlere medih ve muhabbet edip, Mün'im-i Hakiki'yi unutmak; ondan bin derece daha belâhettir.

Ey nefis! böyle ebleh olmamak istersen; Allah nâmına ver, Allah nâmına al, Allah namına başla, Allah nâmına işle. Vesselâm.
BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ
15 July
ahmed akwrote:
 
Peygamber efendimiz ruhu almak için gelen ölüm meleğine; "Ey
Azaril! Cebrail'i nerede bıraktın?" buyurdu. Cebrail'i dünya
semasında bıraktım. Melekler, onu senin vefatın sebebiyle taziye
ediyorlar" dedi.

Böyle konuşurlarken Cebrail aleyhisselam geldi. Resulullah efendimiz;
"Ey kardeşim Cebrail! Artık dünyadan göç vakti geldi. Allahü
teâlânın katında benim için ne var? Bana onu müjdele de gönül
rahatlığı ile emaneti sahibine teslim edeyim" buyurdu.

Cebrail aleyhisselam; "Ey Allahü teâlânın sevgilisi! Ben semanın
kapısını açık bıraktım. Melekler saf saf olmuşlar, senin ruhunu
sevgiyle beklerler" dedi.

Peygamber efendimiz; "Hamd, Allahü teâlâya mahsustur. Sen bana
müjde ver! Rabbimin nezdinde benim için ne var?" buyurdu.
Cebrail aleyhisselam; "Ya Resulallah! Senin teşrifinden dolayı,
Cennet kapıları açılmış, Cennet'in nehirleri akmış, Cennet'in
ağaçları sarkmış, huriler süslenmiştir" dedi.

Peygamber efendimiz yine; "Hamd, Allahü teâlâya mahsustur. Sen bana
başka müjde ver ya Cebrail!" buyurdu. Cebrail aleyhisselam; "Ya
Resulallah! Sen kıyamet günü ilk şefaat eden ve ilk şefaatı kabul
olunansın" dedi.

Sevgili Peygamberimiz tekrar; "Hamd, Allahü teâlâya mahsustur. Ya
Cebrail! Bana başka müjde ver" buyurunca, Cebrail aleyhisselam; "Ya
Resulullah! Neyi soruyorsunuz!" dedi.

Bunun üzerine Peygamber efendimiz;
"Benim bütün endişem, üzüntüm
ve kederim, benden sonra geride bıraktığım ümmetimdir" buyurdu.
Hazret-i Cebrail; "Ey Allahü teâlânın Habibi! Allahü teâlâ
kıyamet günü, sen razı oluncaya kadar ümmetini bağışlar.

Bütün peygambelerden önce seni, bütün ümmetlerden önce senin
ümmetini Cennet'e koyacaktır" dedi.

Sevgili Peygamberimiz, Cebrail aleyhisselama;
"Allahü teâlâ katında
üç muradım vardır:
 Biri; ümmetimin günahkarlarına beni
şefaatçı etmesi,
 
 ikincisi; dünyada yaptıkları günahlardan
dolayı onlara azab etmemesi,
 
üçüncüsü; Perşembe ve Pazartesi
günleri ümmetimin amellerinin bana arzedilmesidir. (Eğer amelleri
iyi ise dua ederim, Allahü teâlâ kabul eder. Kötü ise şefaat
edip, amel defterinden silinmesini isterim)" buyurdu.

Cebrail aleyhisselam, Allahü teâlâdan, bu üç arzusunun da kabul
edildiği haberini verdi. Bunun üzerine sevgili Peygamberimiz
rahatladılar.
 
selam ve dua ile kardeşim
14 July
EsLeM ...wrote:
Halkın tasavvurunda “Üç Aylar” diye şöhret bulmuş. Bu şekliyle bir delile dayanmasa da, özde sahih bir delilden yola çıkılarak şöhret bulmuş bir ifade. Üç aydan kasıt, ardı ardına gelen kamerî aylar olan Receb, Şaban ve Ramazan.

 
Rasûlullah’ın bu ayların ilki olan Receb girince “Allahümme barik lena fi recebe ve şa’bân, ve belliğna ramazan: Allah’ım Receb ve Şaban’ı bize bereketli kıl ve bizi Ramazan’a erdir” diye dua ettiği rivayeti sabit.

Ramazan’ı anladık, o sahip olduğu tüm bereket ve kudsiyeti içerisinde gerçekleşen bir olaydan dolayı aldı.

Neydi o olay?

Tabii ki, Allah’ın rahmetinin kelamî tecellisi olan vahyin inmeye başlaması. Vahiy, Kur’an’la sabitti ki Ramazan’da inmeye başlamıştı. Kadr Sûresi’nde, Kur’an’ın inmeye başladığı geceye bir de isim veriliyor: Kadir Gecesi (Leyletu’l-Kadr).

Bütün bunları yan yana birleştirince ortaya çıkan sonuç şu: Kur’an, Ramazan ayı içerisinde yer alan Kadir Gecesi’nde indirilmeye başlanmıştır. Kur’an’ın indirildiği gece, sırf bundan dolayı bin aydan, yani 83 yıllık bir ömürden daha hayırlı ve bereketli bir geceye dönüşmüştür.

Neden?

Çünkü, Kur’an indiği zamana böyle bir bereket katmıştır.

Peki, vahyin amacı zamana bereket katmak, onu binlerce kat daha değerli kılmak mıymış?

Ne münasebet! Elbette vahiy insan için inmiştir. İnsana bereket katmak, insanı yüceltmek, onu mübarek kılmak için.

Peki, o halde neden Kur’an vahyin zamana kattığı değeri ve bereketi ifade ediyor?

Bunu anlamayacak ne var? Kur’an, insana mesaj veriyor. Parmak ayı gösterirken, parmağa değil, aya bakarlar. Eğer sen de âyetlerin (parmağın) gösterdiği yere bakarsan, şunu görürsün:

Ey insan! İndiği geceyi bin aydan daha hayırlı yapan, yani bir ömre bedel bir gece kılan bu vahiy eğer senin yüreğine, zihnine, aklına, hayatına inerse neler yapmaz? Düşünsene bir! Sana ne hayır ve bereketler katacağını düşünsene bir! Hayatına inen Kur’an’ın hayatını nasıl bereketlendireceğini, değerlendireceğini düşünsene bir!

Evet, açıkça anlaşıldı ki, Ramazan tüm değerini vahyin kendisinde inmeye başlamasından almaktadır.

O halde Receb ve Şaban değerlerini neden almaktadır?

Elbette açık: Ramazan’a komşu olmalarından.
Güzele komşu olan da güzelleşir. Gül ağacının dibindeki toprak gül kokar. Receb ve Şaban, gül ağacının dibinin toprağına benzerler. Rivayetlerin bütünüyle okunmasından şunu anlıyoruz: Receb’in başlangıcından itibaren Hz. Peygamber nafile oruç ve namazları artırıyordu. Ramazan’a 15 gün kala bu artırma zirveye çıkıyordu.

Tabii ki, Hz. Peygamber’in orucu, bedenin zapt u rabt altına alınıp ruhun daha fazla özgürleşmesini sağlama amacına yönelikti. Bu şekilde akıl, izan, tasavvur, muhayyile daha aktif ve almaya yatkın oluyordu. Çünkü oruç, beden atının sırtına akleden kalbi bindirmekti. Tersi mi? Tersi, akleden kalbin sırtına bedeni bindirmekti ki, bu süvariyi ata değil, atı süvariye bindirmek kadar ters bir işti.

Peki, akleden kalb beden atının süvarisi olursa ne olacaktı? Vahye, vahyin mesajına hazır olacaktı. Onu sözlerin sultanı olarak karşılayacak ve tahtına oturtacaktı. Yani kalbin tahtında vahiy oturacak, emirleri o verecekti. El ayak, dil dudak, göz kulak gibi beden ülkesinin taşrası da bu emirlere itaat edecek, uygulayacaktı. Böylece insanın Allah’a teslimiyeti tamamlanacaktı. İşte halkın “Üç Aylar” adını koyduğu günlerin sırrı buydu.

  ÜÇAYLARIN TEŞRİFİ VE REGAİB GECESİNİN, TÜM ÜMMETİ MUHAMMED-E MÜBAREK OLMASI DİLEĞİMLE...

  RABBİM İBADETLERİ MAKBUL DUALARI KABUL OLUNANLARDAN EYLESİN İNŞAALLAH...

  SELAM VE DUA İLE...

3 July
ahmed akwrote:


Aşk dediğin beklemektir Ey Sevgili!

Kays gibi Mecnun olana kadar, Hz. Yakup gibi aydınlığa hasret kalana kadar beklemek bekleye bekleye gözden olmak, sözden olmaktır.
Ve beklemek dünyanın en asil eylemidir, eğer beklenene değecekse. Bilesin!



Aşk; yanmaktır Ey Sevgili!

Yanıp kül olmaktır, Kerem gibi Aslına ermektir. Ateşin ortasına hesapsız girmektir İbrahim misali. Ki onun gönlünün yangınıdır ateşi gülistana çeviren.
Ki yanmak insanı kurtarır hamlıktan çiğlikten. Hem ne diyordu şair; "Yanmışın halinden ne bilsin ham/ Sükut gerektir bize gayrı vesselam..
Gözlerinden ayrı geçen her an yanmaktayım. Bilesin!



Aşk; bedel ödemektir Ey Sevgili!

Bülbül, gonca gülü görebilmek için her seher uyanık olmak ve güle ulaşmak için yüreğini gülün dikenine asmak, kanını akıtmak zorundadır. Ya ben yüreğimi nereye asayım Ey Sevgili.
Çünkü Aşk bedel ister, külfetsiz nimet olmaz.
Beklemek bedel ödemekse eğer hâlâ ödüyorum o bedeli. Bilesin!



Aşk; vazgeçmektir Ey Sevgili!

Mecnun gibi aklından, Kerem gibi bedeninden vazgeçmek. Yardan gayrısından, cümle cihandan vazgeçmek.
Yemeden, içmeden, uykudan uyanıklıkdan ve vazgeçmekten bile vazgeçmektir gün gelince.
Senin için senden vazgeçmişim. Bilesin!



Aşk; bilmektir Ey Sevgili!

Bir tek yârı bilmek, onu candan daha aziz bilmektir. Ondan gayrı bildiklerinin hiçbir şey olduğunu dünyanın onunla mana bulduğunu bilmektir.
Onun selamı ile gelen bela olsa EyvALLAH (c.c.) diyebilmektir.
Kızmana, gülmene, gelmene, gitmene hepsine Eyvallah. Bilesin!



Aşk; susmaktır Ey Sevgili!

Onun güzelliğini, iyiliğini tarif etmeye gücün yetmediği an susmaktır. Kelâmın, kalemin, sözün tükendiği yerde, manayı sessizliğe yükleyip susmaktır.

Artık sustum Ey Sevgili. Bilesin!

Aşk dediğin susup beklemektir,

Aşk dediğin....

 
selam ve dua ile kardeşim
20 June

Merhaba, genç kardeşim, çok güzel bir sayfa hazırladığın için seni tebrik ediyorum. Okuyanlara faydalı olacağına inanıyorum. Daha iyi ve daha kapsamlı sayfalar hazırlayarak gençlerimize din, iman, ahlak, namus, terbiye, edep, haya, vatan sevgisi konularını anlatıp öğretmek emri bil maruf olduğu için kadın erkek her müslümana farzdır. Allah hepimizin, çocuklarımızın ve gençlerimizin yardımcısı olsun, binler selam ve dua ile Allaha emanet olunuz. Benim sayfamı da ziyaret edip yorumlarını ekleyebilirsin.

 

Öyle bir aşk olsun ki yaşadığımız
Onun destanı göklerde yazılsın.
Öyle bir dostluk yaşayalım ki,
Melekler o dostluğa duacı olsun,
Öyle uzansın ki birbirimize ellerimiz,
Onları birleştiren Allah olsun,
Öyle bakalım ki birbirimize
Bakışlarımız bizi dünyadan alıp Allaha kavuştursun
Öyle dökülsün ki gözyaşlarımız,
O gözyaşlarını silen melekler olsun.
O gözyaşlarıyla cehennemler cennete dönsün...

5 June
ahmed akwrote:


 

Hiç kuşkusuz bu Kur'an insanları en doğru yola iletir ve iyi ameller işleyen mü'minlere, kendilerini büyük bir ödülün beklediği müjdesini verir.

 

(İsra Sûresi:9)


selam ve dua ile kardeşim
19 May
Ahmed Ercan
selam ve dua ile
26 Apr.
halukwrote:
10 Apr.
halukwrote:
5 Apr.
ahmed akwrote:
Musalla Taşı
 

Benim ve sizin misaliniz, ateş yakıp da ateşine cırcır böcekleri ve pervaneler düşmeye başlayınca onlara engel olmaya çalışan adamın hali gibidir. Ben sizi kuşaklarınızdan tutarak ateşten korumaya çalışıyorum, siz ise benim elimden kurtulup da ateşe atılmaya çalışıyorsunuz. (Hadis-i Şerif)

Yüz yıllık eski bir Osmanlı camisinin musalla taşında, yeşil bir örtünün altındaki tabutta boylu boyunca uzanan genç bir insan bedeni. Tabutun etrafında ağlamaktan göz pınarları kurumuş yakınları. Cami avlusunda, bulundukları ortama pek de alışkın olmadıkları çok belli olan, belki de gelmek zorunda oldukları için orada olan insan kalabalığı. Ölümün soğuk yüzü, hele ki beklenmedik bir anda beklenmedik bir şekilde ortaya çıkınca daha bir sarsıyor insanları.

Modern insan ölüme karşı devekuşu vaziyetini takınıp, onu görmezden gelmeye calışsa da, kabir görmemek için mezarlıkları şehrin uzak yerlerine taşısa da, hayatın en gerçek hakikati hiç değişmiyor. Rahmetli Cem Karaca’nın bir şarkısında bahsettiği gibi yolumuz sonunda hep mezarlıklara çıkıyor:

Bir çiviyi çakar gibi vura vura günlere
Dört nala gidiyoruz bizi bekleyen yere.

Cahit Sıtkı’nin bir namazlık saltanat mekanı olarak tanımladığı musalla taşının dili olsaydı kim bilir neler söylerdi bizlere? Doğum ile ölüm arasındaki o kısa yolculuk sırasında, insanoğlunun bu dünyada sadece misafir olduğunu, ardından sadece bir hoş sada bırakmasının önemini en iyi musalla taşı anlatabilirdi bence. Dünyevi kazançların, şan, şöhret, lüks gibi peşinden koşulan şeylerin aslında ne kadar boş olduğunu en iyi musalla taşları görür çünkü. Insanın canı gibi sevdiklerinden ayrılmasının acısını en iyi o bilir. Ölümün genç yaşlı, fakir zengin dinlemediğini, dünyanın faniliğini, en çok o hisseder. Bu yüzden, konuşamasa da, gören ve duyan insanlara hep birşeyler fısıldar musalla taşı.

Ancak günaha günah demenin bile garipsendigi, dini hatırlatan şeylerin acaip karşılandığı, her türlü haramın, nefsi hazların normal sayıldığı ortamlarda yaşayan insanlar, bilemezler malesef, ne musalla taşlarının insanlara fısıldadığı hakikatleri, ne cami avlusundaki sükunu ne de secdedeki huzuru. Belki bu yüzden hep dünyevi şeylerle tatmin etmeye çalışırlar kalplerindeki boşluğu. Oysa fani bir geleceği temin etme adına harcanan çabaların, verilen emeklerin onda biri keşke ebedi hayatı temin etmek için harcanabilse. Insan, keşke dünyada en büyük saadet içerisindeyken Cenâb-ı Hak’tan vefatını isteyen Hz. Yusuf misali, kabrin ötesindeki daha cazibedar ve ferahlı saadeti fark edip, o saadete mazhar olmak için ahiretine daha fazla çalışabilse.

Bu noktada iman nimetine mazhar olanların sorumluluğu daha da fazladır elbette. Mesela Bediüzzaman, Hizmet Rehberi adlı eserinde, Nur Talebeleri’nin yalnız kendi imanını kurtarmakla değil; aynı zamanda başkalarının imanlarını da muhafaza etmekle mükellef olduüunu söyler. Merhum Zübeyir Gündüzalp, “Teessür ve ıztırap karşısında kalbden bir parça kopsaydı, ‘Bir genç dinsiz olmuş’ haberi karşısında o kalbin atom zerrâtı adedince param parça olması lâzım gelir.” der. Zira Nur mesleğinin en önemli esaslarından biri de şefkattir. Acaba bizler bugün, böyle bir duyguyu kalbimizde hissedebiliyor muyuz? Musalla taşı bu sorumluluklarını da hatırlatır insana.

Havanın baharı hatırlattığı, güneşin insana ümit ışınları gönderdiği bir günde, cami avlusunda kılınan namazın ardından, çam ağaclarının, kuş seslerinin eşliğinde hayatının baharında vefat eden bir bedeni kabrine teslim edip Allah’a emanet ederken, hafif hafif çiseleyen yağmurla birlikte ağlar insan. Yanlışlarına ağlar, günahlarına ağlar, tembelligine aglar, yapamadiklarina aglar, keskelerine aglar… Rüzgar durur, sesler susar, dünya boşalır bir anda. Ruhuyla başbaşa kalır insan. Dünyanin faniliğini hatırlar. Kalbinin sesini duyar. Ağlar, aglar, yine ağlar…

Hasan Yükselten

selam ve dua ile kardeşim

9 Mar.
No content has been added yet.
Photo 1 of 40

Windows Media Player

Xbox Live Recent Games

An error occurred loading this module.

Feed

The owner hasn't specified a feed for this module yet.

Xbox Live GamerCard

An error occurred loading this module.

This person's network is empty (or maybe they're keeping it private).